Duyurular

Hakaret davaları

Hayat paylaşınca güzelShare on Facebook0Tweet about this on TwitterPin on Pinterest0Share on Google+0Share on Tumblr0Print this pageEmail this to someone

Kutsala saygı!

Yeni Türkiye ile birlikte siyasal, sosyal ve hukuki alanda aklımıza gelebilecek her konuda çığır atladık. Bunun farkına varamayan insan zaten her türlü hakaretin bizatihi sahibidir; fakat konumuz hakaretle ilgili olacağından en azından şimdilik dilimizi tutalım! Yaşanan tüm ileri düzeydeki gelişmelerden ve yeni Türkiye’nin geldiği ölümcül betonlaşmadan ziyade tek bir konuyu ele almak niyetindeyim. Muhakkak hiçbiri yarının vahametinden daha önemli değil fakat muktediri sorgulayamamak kader mi?

hazırlayan: himbil

 

Toplum olarak geleneğimizde ‘kut’ inancı olduğu için, kutsala saygı en büyük riyakarlıklarımızdan biri. Fakat dürüstçe söylemek gerekirse kutsal ile habaseti ayırt edemez olduk. Sanırım ülkemizin sahip olduğu en büyük kutsal, tabi ki (yeri gelince) tüm kurumların başı, davaların savcısı, mağdurların yılmaz savunucusu ve daha bir sürü şeyi C.E. Lafı uzatmaya gerek yok; anladınız işte Sayın CB’yi kastediyorum.

Son birkaç yılın en popüler suçu su getirmez bir gerçeklikle karşımızda duran, Cumhurbaşkanına hakaret. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Anayasa, Türk Ceza Kanunu ve Mahkeme kararları ışığında ele alacak olursak; Cumhurbaşkanına hakaret; TCK md. 299/a göre; “1-4 yıl” arasında hapis; eğer bunu alenen yapıyorsan 1/6 oranında artırılarak daha fazla hapis cezası. Ayrıca bu suçtan dolayı kovuşturma yapılması adalet bakanının iznine bağlı. Adalet bakanı kabine üyesi. Kabine başbakana bağlı. Başbakan var ise gerçekten, bir bakan tam bağımsız ve tarafsız tıpkı mahkemeler gibi… Zincir uzar gider. Konumuz bu da değil.

Konu hakaret olunca düşünce ve ifade hürriyeti nereye kadar korunur sorunsalı kafalarda oluşmaktadır. AİHS m.10 en geniş kapsamı ile düşünce ve ifade özgürlüğünü tanımlamış ve sınırlarını çizmiştir. Öncelikli olarak vurgu yapılan durum birey olmaktır, bunun için insanın düşüncelerini çekinmeden dile getirmesi ve kendini tamamlaması amaçlanmaktadır. Ayrıca devletin demokrasi düzeyi de bireylerin gelişimi için, en uç fikir ve düşünceler dahil her türlü tartışmayı güven altına alabilmesi ile ölçülür. Yeter ki birey ifadelerinde şiddete tahrik veya nefret söylemi takınmasın. Sözleşmeye uygun olarak verilen mahkeme kararlarında ifadelerin provokatif, kaba, rahatsız edici, şok edici olması olağan karşılanmaktadır. Söz konusu madde etliye sütlüye karışmayan ifadeler için değil bilakis koltuk sahiplerini huzursuz eden düşünceyi ifade ediş biçimini koruma altına almaktadır. Şimdi insan düşünmeden duramıyor, ifadeyi özgürce dile getirebilmek için yetki ve güç sahibi mi olmak gerekiyor? Aksine yeni Türkiye’de ifadeyi özgürce ifade etmek için minnacık bir şart gerekiyor: Sayıca çoğunluk olup, tüm kurumlara sahip olup, birkaç kutu para sahibi olmak.

Özgürlüğünü kullanırken kullandığın kelimelerin çok da bir önemi yok, önemli olan kime yöneldiği ve onu ne kadar rahatsız ettiği!

AY md. 90’a göre tarafı olduğumuz uluslararası sözleşmeler ile ulusal yasalarımız aynı konuda farklı hükümler içeriyorsa öncelik uluslararası anlaşmalardadır. Ülkemizde asıl sorun halk tarafından bilinen olayların siyasilere karşı söylendiğinde bile hakaret olarak algılanmasıdır. Örneğin; katile katil, hırsıza hırsız, kaçakçıya kaçakçı vs. deniliyorsa hakarettir! Eğer muhatap bizzat Ankara’da oturuyor yahut Ankara’ya yolu düşen biri ise durum biraz karışıktır. Dokunulmazlık zırhları olanlar olduğu gibi dokundurulmayanlar da mevcuttur. Dokunamama zırhları olduğundan isnat edilen suçu ispat etmek çok zordur. Hal böyle iken ispat edemediğin bir gerçek karşısında da ifade ettiğin düşüncelerin seni hapis cezası ile yüz yüze getirir. Örnek vermek isterdim fakat buraya liste yaparsam hem sığdıramam hem de olurda unuttuğum çıkarsa bir de ben haksızlık yapmış olurum.

Ülkemizde bu konuda yapılan yargılamalar AİHM’den dönecektir; fakat insanlar sürecin uzun (Türkiye ve Rusya sayesinde) olmasından ötürü ya baştan vazgeçiyor ya da sindirilmiş oluyor.

Hukukta genel ilke tutukluluğun son çare olmasıdır. Bir kişiyi tutuklu yargılamak için belli nedenlerin (kaçma şüphesi, delil karartma vb.) veya en azından eylemin belli tip suçlar kategorisine girmesi gerekir. Teori bunu der; fakat uygulamaya geçtiğimizde her konuda yaptığımız gibi yanlışlar tekrarlana tekrarlana doğruları unutturmuştur. Uzun uzun anlatılır fakat yeri değil, sadece bir kaç temel husus göz önüne alındığında bile hakaret suçu yüzünden birinin hapis cezası almasının kanunun ruhuna aykırı olduğu görülecektir. Kaldı ki Avrupa ve demokratik tüm toplumlar siyasilere karşı olan bu tür davaları ceza yargısı olarak değil, hukuk davası olarak görmekte ve tazminat ödeterek ceza uygulamaktadır.

Oysa günümüzde kutsala olan bağlılığın sınırları zorlanarak atılan her taşın göğü deldiği suçlaması ile her kol kesilmekte. Bir şey var söyleyemiyorsun. Birçok şey görüyorsun ama anlatamıyorsun. Birçok kanun var sana karşı ve senden dolayı. Birçok makam var sırada bekliyor emir almak için. İfade, düşünce özgürlüğün var ama kullanamıyorsun.

Sebebi basit… Asıl sorun “ne olacağı?” yarın ne olacak?

 
Bu yazı ilk defa Homojen Dergi‘nin 5. sayısında yayınlanmıştır.

Hayat paylaşınca güzelShare on Facebook0Tweet about this on TwitterPin on Pinterest0Share on Google+0Share on Tumblr0Print this pageEmail this to someone

Leave a comment

Your email address will not be published.


*