Duyurular

Çocuk intiharları

Hayat paylaşınca güzelShare on Facebook0Tweet about this on TwitterPin on Pinterest0Share on Google+0Share on Tumblr0Print this pageEmail this to someone

Bir dünya bırakın biz çocuklara…

Günlük yaşamda yüzlerini çok nadir gördüğümüz, sosyal anlamdaki minimum iletişimimiz dışında pek de sıkı fıkı olmadığımız bir güruh var ki, Türkiye toplumu gibi konservatif toplumlarda hayatımızın yönü, hedeflerimiz, alacağımız “bireysel” kararlar konusunda yadsınamayacak bir etkiye sahip.

hazırlayan: hepberabear

 

Bu güruh ki her zaman “en” kavramının belirleyici gizli jürisi pozisyonunda “en terbiyeli”, “en ahlaklı”, “en namuslu” olanı seçen, değer yargılarımızın “eksi” ya da “artı” olarak yönü ve doğruluğu hakkında hükümler verip, bunları nasıl uygulayacağımız, yaşantımıza nasıl adapte edeceğimiz konusunda da çoğu zaman belirleyici olandır. Öyle ki buna layık olmak adına ömür boyu eş, dost, hısım, akraba aymaz bir yarış verir, o denli hayatımızın merkezinde tutarız bu otoriteyi.  Peki ya kimdir bu hiçbir zaman tam anlamıyla yüzlerini bile bilmesek de hayatımızda bu denli etkili olan güruh? Ona kimisi kısaca “millet ne der?” der, kimisi çokça “mahalle baskısı” diye tanımlar, kimisi ise “ah rezil rüsva olduk el aleme!” serzenişinde yepyeni bir isim daha koyuverir.

Toplumsal yaşama uyum süreci, bireysel hakların ve birey olarak kendini var etme bilincinin olmadığı, çoğula uyumun meziyet sayıldığı, konformist ve herkesin (aslında parçası olmadığı halde pek gönülden inanmasa da) aynı dili konuştuğu varsayılan, toplumlarda çocukluktan itibaren bir meziyetten ziyade birey olarak kendini kanıtlamak isteyenler için bir eziyet olmuştur. Öyledir ki siz daha dünyaya gelmeden bebek odanızın renginden, her gün içinde sizin uyuyacağınız yorgana, henüz oyun nedir bilmeden oynayacağınız oyuncağa, hatta çoğu zaman ileri gidip ilerde ne olacağınıza kadar bütün seçimleriniz sizin adınıza yapılır.

Buradan bakınca aslında siz bir hayat yaşamazsınız. Birilerinin müsaade ettiği kadar özgürlüğünüzü yanınıza alıp, izin verdiği sınırlara kadar ömür denilen sürede şöyle bir gezinir, ortalığı kolaçan eder ve gidersiniz. Öte yandan sizin aslında ne olacağınızdan çok, ne olmayacağınız da çok öncesinden belirlenmiştir. Mesela kimsenin çocuğu hırsız, tecavüzcü ya da katil olamaz! Ne münasebet! Millet ne der?! Kimsenin çocuğu uyuşturucu satıcısı, organ mafyası veya gaspçı olamaz! Böyle seçenekler doğduğu andan itibaren çocuğa sunulamaz, çocuğun seçtiği hayatta bunların olabilme ihtimali dahi zinhar kabul edilemez! Peki ya bu insanları biz yaratıyorsak? Peki ya o sıkı sıkıya bağlı kaldığımız, çok inandığımız, uğruna dışarıya kuyruğu dik tutma derdinden can verdiğimiz, olmazsa olmaz kaidelerimiz ise bunların sorumlusu? Canavar olarak her fırsatta fişlediğimiz, dışladığımız, hiçbir zaman kendimizin bir parçası olarak görmek istemediğimiz bu insanlar aslında kendimizin ta kendisi ise? Aslında onları el birliği ile özenle inşa ediyorsak?

Ortalama bir aile çocuğu için bir gelecek planı seçer ve bunun üzerine çocuğunu yönlendirmeye çalışır, öyle ya annelik ve babalık biyolojik bir olayın ötesinde aynı zamanda sosyolojik etkileri bulunan bir yatırımdır da. Çocuğun yediğini, içtiğini, giydiğini, gezdiğini, korunma ve barınma ihtiyacını  “çocuğu o istedikleri şeye dönüştürene kadar” karşılamış olan aile elbette ki “çocuğu yerine düşünmek” hakkına doğal olarak sahiptir ve aksi mümkün değildir! Hatta çocuğunun yaşantısından çok, bedeni, zihinsel gelişimi, soyut zekası, kavramsallaştırma, nesnelleştirme yetisi, özgür iradesi, “ikili cinsiyet sistemine göre” cinsel yönelimi, cinsiyet kimliği dahi çocuğa hiç zahmet vermeden kararlaştırıp bir paket halinde önüne sürülür. Dediğim gibi size sunulan bunca dayatmayı kabul edip buna ses çıkarmaz ve görüntüde önce ailenizin, sonrasında da toplumun istediği gibi bir çocuk olursanız sizden iyisi olmaz! Olamaz!

Mesela okul başarınızın sınırları da bellidir, siz daha ilkokul birinci sınıfa başladığınızda, okulun çiçekli bahçesinin yollarında her şeyden bir haber koşmak tek derdinizken, alt sınır çoktan belirlenmiş “ama Nurten’in kızı okumaya geçmiş bile!” oluvermiştir çoktan. Sizden beklenen artık bir ömür boyu nice Nurtenlerin daha nice çocuklarına meydan okumanız “X’in en gözde, en zeki, en sosyal, en oturaklı, en en en en en…” olan çocuğu olmak olacaktır ve bunun da aksi kati suretle düşünülemez! Kaybedenin olduğu yerde kazanan yoktur sözünden yola çıkarak, aslında toplum olarak geldiğimiz durum bu yarışın, bu zorlama düzenin her zaman kaybedenleri olmak olacaktır. Bu düzene adapte olmayı kabul ettiğimiz, “birileri” bizim hayatımıza yön verme hakkını kendinde bulduğu sürece her bir asilikte, işleyiş sıkıntısında, vahşette parmağımız olacaktır. Unutulmamalıdır ki; “kız kısmı” gece 03.00’te sokakta gezemiyorsa, gezmesine rağmen tecavüz ve taciz mağduru oluyorsa, bu taciz ve tecavüzün bir suçlusu varsa eğer bu dinamiklerin her birinde “saçma sapan, yazısız genel ahlak kurallarınızın” etkisi vardır! Çocukları daha soyut zekâlarının gelişmesine izin vermeden aymaz ve acımasız bir yarışa sokan ebeveynler, ne yazık ki erdem ve vicdan gibi en temel insanlık kavramlarını çocuklarınıza öğretmeden onlara aşağılık kompleksi ve az gelişmişliğin ne olduğu gerçeğiyle yüzleştirerek geldiğimiz noktayı kaçınılmaz bir varış noktası haline getiriyorsunuz.

Bir çocuk özgürce kendini ifade etme becerisinden önce yalan söylemeyi, hayvanları sevmekten önce, öğretiler sonucu içinde barındırdığı “güçsüz olanı ez, yok et” bilinci ile onlara zarar vermeyi, vicdan muhasebesi yapmaktan önce herhangi bir olaydan hangi faydayı sağlayacağının hesabını yapmayı öğrenmiş vaziyette ise bu pekâlâ elbirliği ile bu düzenin inşasıdır. Çok değil geçtiğimiz ocak ayında karne gününden bir gece önce 13 yaşında intihar eden S.C.K. ve TEOG sınavı sonuçlarından sonra yine intihar ederek hayatına son veren 13 yaşındaki A.B.Y. durumun hangi noktaya gelmiş olduğunu gözler önüne sermekte.

On üç yaşında bir çocuğun hayattan bekledikleri değil, kendisinden onlarca yaş büyük insanların, anne, baba, teyze, dayı, komşu, tanıdık sıfatıyla onun küçücük omuzlarına yükledikleri sorumluluklar, daha doğmadan onlar için seçtikleri hayat ve belki de “komşunun 100 alan, kolej kazanan, kocaya kaçan, okulda başarısız olduğu için babası tarafından sanayiye verilen çocuğunun” mücadele edilemez gerçekliği… Sebep ne olursa olsun 13’üne kadar zaten kendisi için yaşamayan bir çocuğun kendi hayatını bu kaygılarla sonlandırması hiçbir düzlemde, hiçbir mantığa sığamaz ve kabul edilemez!

Şimdi ve sonrası için toplumsal olarak geldiğimiz noktadaki aksaklıkları, bir gün çözüme ulaştırmak istiyorsak eğer kanımca; “eğitim” dendiği zaman akla ilk başta okul bitirmenin gelmemesi gerekmektedir. Öte yandan çoğunluğun yahut kendini sosyal otorite ilan etmiş bir güruhun kimseye yol haritası çizmediği, bireyin özgür iradesi ile kararlarını verip uygulayabildiği bir toplum inşası en acil gereksinimlerimizdendir. Aksi takdirde nice kaybolmuş hayatın içerisinden çocuklarımıza ve kendimize bir kaybolmuşluk seçip, sonsuz boşlukta şekillendirilmeye ve yön verilmeye açık bir halde yokluktan yokluğa bir yolculuktan ötesi bizi beklemiyor olacaktır.  Dahası sosyal ortamınızdan (toplum, aile, okul, vs.) gelecek övgüyle artıp, yergiyle eksileceğimizi sanarak yaşamanın zavallılığı ve bireysel anlamda kendini var edememezlik, alabildiğine konformistlik ne yazık ki çağımızın vebası olarak kalacaktır…

Bu yazı ilk defa Homojen Dergi‘nin 4. sayısında yayınlanmıştır.

Hayat paylaşınca güzelShare on Facebook0Tweet about this on TwitterPin on Pinterest0Share on Google+0Share on Tumblr0Print this pageEmail this to someone

Leave a comment

Your email address will not be published.


*