Duyurular

Cinsiyet belası

Hayat paylaşınca güzelShare on Facebook0Tweet about this on TwitterPin on Pinterest0Share on Google+0Share on Tumblr0Print this pageEmail this to someone

Cinsiyet belası bir nevi kültürel çeviri. Toplumsal cinsiyetin kendi anlamı içerisinde oluşturduğu bir tanım. Bu belayı incelerken birçok başlık üzerinde durulması gerekiyor.

Hazırlayan: Uğur Ateşli

 

Cinsiyet

Her bireyin kendi fizyolojik oluşumu anne karnında başlar. Biyolojik özellikler bireyi kadın ve erkek -nadiren de görülse interseks- olarak tanımlamaktadır.

Toplumsal Cinsiyet

Hangi kültürde veya çağda yaşarsak yaşayalım kadın veya erkek olmak bizim aynı bir ölümlü olmak gibi sadece biyolojik bir parçamızdır.

Yüzyıllardır farklı kültürlerde oluşturulan kadın ve erkeğe yüklenen bir takım sorumluluklar vardır. Bu sorumluluklar kadının ve erkeğin toplumsal cinsiyetini oluşturur. Mevcut biyolojik cinsiyet değişmez iken toplumun dayattığı tüm bu olgular bireye cinsiyeti sonradan öğretir.

Toplumsal cinsiyet inşa edilmiş bir şeyse eğer, farklı bir şekilde inşa edilebilir mi? Yoksa toplumsal cinsiyet farklı olasılıklara meydan vermeden mi oluşur? İnşa sözü burada evren üzerinde bir takım cinsel farklılıkları da içerisinde barındırır. Toplumsal cinsiyet oluşurken içinde barındırdığı farklılıklar ile büyük bir inşa sürecinden geçer ve toplumlardan toplumlara aktarılır.

“Toplumsal cinsiyet” kavramı toplumun kadınlardan ve erkeklerden beklediği birtakım nitelikleri ve davranışları tanımlamaktadır. Toplumsal cinsiyet biyolojik bir özellik değildir; kız ve erkek çocuklar nasıl görünmeleri, giyinmeleri, konuşmaları, davranmaları, düşünmeleri ya da tepki vermeleri gerektiğini bilerek doğmazlar.

KADIN

Kadın doğulmaz kadın olunur. ‘Simone De Beauvoir’

Feminist kuramlar bakımından toplumsal cinsiyetin inşasında kadın rolünün büyük bir yük altında kaldığı görülmüştür. Toplum içerisinde kadının nasıl olması gerektiği yine toplumu oluşturan bireyler tarafından öne sürülmektedir: Kadın gibi giyinmek, kadın gibi konuşmak, kadın gibi yaşamak… Bu terimleri gün içerisinde veya yaşadığımız toplum içerisinde defalarca tecrübe ediyoruz. Lakin toplumun kadına yüklediği, kadının sosyalleşme içerisinde farkında olarak veya olmayarak edindiği sorumluluklarından arındığı zaman kadın çıplak kalır. Çıplak kalan kadın aslında kendi biyolojik kimliği ile bağdaşarak erkekten ayrılır.

KİMLİK

Toplumsal cinsiyet hem analitik bir kategoridir hem de kimliklerin nasıl oluşturulduğuna ilişkin bir düşünme yöntemi sunar. Toplumda gücün dağılımına değinen politik bir fikirdir. Bu yüzden toplumsal cinsiyet toplum, hukuk, politika ve kültür konularında kafa yorarken bunların hepsine dokunan bir konudur ve çoğunlukla sınıf, etnik kimlik, yaş ve fiziksel yetenekler gibi toplumsal pozisyonlarla ve kimliğin diğer yönleriyle bağlantılı olarak tartışılmaktadır. Toplumsal cinsiyet ayrıca konuşulduğu kültürel ortama göre farklılık gösteren sosyal ve politik tartışmalar içerisinde de önemli bir konudur. Bütün bunları ele aldığımızda ise toplumsal cinsiyet, cinsiyetin kültürel yorumu olmaktan öteye geçemiyor.

Kısacası toplumsal cinsiyet her yerdedir. Birey olarak etkileşime girdiğimiz her yerdedir. Bizi biz yapan toplum içerisinde kitleler tarafından üzerimize giydirilmiş birer kıyafettir. Yeri geldiğinde nasıl oturmamız gerektiğine karar veren, yeri geldiğinde nasıl kalkacağımıza karışan bir inşadır.

Bazen bizi toplum içerisinde örf ve adetlere göre yargılar bile. Toplumsal cinsiyet biz sosyalleştiğimiz sürece bizimle olacaktır. Toplumsal cinsiyet rolleri ile oluşmuş olan kişiliklerimiz topluma birtakım cevap niteliğindedir.

TOPLUM İÇERİSİNDEKİ ERKEK ROLÜ VE AİLE

Toplumun dayattığı kadın rolü ne kadar ağır başlı, naif ve kırılgansa; erkeğin rolü bir o kadar dik başlı, kaba ve güçlüdür.

Birkaç başlıkta incelemek gerekirse;

-Bağımsız ve özgüvenli,

-Tüm kadınsı davranışlardan uzak,

-Güçlü ve güvenilir,

-Statü sahibi ve ekmeğini kazanma yetkinliği,

-Şiddet ve cesaret sahibi olması gerekmektedir.

Bu başlıklardan yola çıkarak Türk toplumu içerisinde sık sık tecrübe ettiğimiz bir durumdan yola çıkarak örnek vermek gerekirse:  Ağlayan iki çocuktan kız olanına “Ağla kızım açılırsın.” diye teselli verilirken, erkek çocuğuna “Erkek adam ağlamaz.” diye teselli verilmektedir. Bu karşı karşıya kaldığımız en basit durumda bile cinsiyet eşitsizliği ile yüz yüzeyiz.

Toplumsal düzen kendi içerisinde düzeni sağlamak için bireye dayattığı sorumluluklar hem toplumsal cinsiyeti oluştururken aynı zamanda cinsiyet eşitsizliği ve toplumsal hiyerarşiyi de oluşturuyor. Bu toplumsal düzen içerisinde aile düzeni oluşturmakla yükümlü en temel yapı olarak hiyerarşinin başladığı ve bireyler üzerinde görev dağılımının en eşitsiz olduğu yapı olarak gözlenmektedir. Ayrıca aile içerisindeki cinsiyet eşitsizliği ailenin en küçüğünden en büyüğüne tüm bireyleri tarafından tecrübe edinilen bir kurum olarak karşımıza çıkmaktadır.

POSTMODERN DÜNYA VE TOPLUMSAL CİNSİYET

Günümüz dünyasında geçmişten günümüze geleneksel birtakım davranışlar korunsa da, modernleşme ile birlikte toplumlar bambaşka bir süreci tecrübe etmektedirler. Bireysel özgürlükler bakımından çok önemli bir yol katedilse de sosyo-kültürel açıdan bireylerde aidiyet bilinci ve bağlılığın giderek yok olduğu bilinmektedir. Küreselleşen dünya içerisinde medya vb. yayın organlarının ulaşılabilirliği ile bireysel özgürlükler anlamında bir devrim yaşanmıştır.

Toplumsal hayat içerisinde bütün cinsiyet rollerini ve kimliklerini hiçe sayıp güçlü bir eğilim ile postmodern dünyadaki erkeklerin efemine (kadınsı), kadınların ise maskülen (erkeksi) davranışlar içerisinde olduğu gözlenmektedir. Son zamanlarda yaygınlaşan üniseks yaşamlar ile toplumsal cinsiyette kendi içerisinde bir değişim geçirmektedir. Kadın ve erkek arasındaki bütün kıvrımlar düz bir çizgi üzerinde toplanmaktadır. Değişen tüm roller ve kimlikler ile sosyal yaşantı içerisinde de kadın ve erkeği çok farklı şekilde tecrübe ediyoruz. Giyim tarzı, saç, vb. birçok alanda bu yansımaları görüyoruz. Moda, müzik, resim, sinema gibi güzel sanatların her alanında üniseks yaklaşımlara rastlayabiliyoruz.

Yaşayan ve nefes alan bir dünya üzerinde yaşadığımız sürece değişim ve farklılaşma süreçleri ile karşı karşıya kalmaya devam edeceğiz. Tüm toplumların ve bireylerin dil, din, ırk cinsiyet vb. hiçbir ayrım ile karşılaşmadan barış ve refah içerisinde bir dünya için…

Kaynak: Judith Butler ‘Cinsiyet Belası’ Metis Yayıncılık.

Bu yazı ilk defa Homojen Dergi‘nin 3. sayısında yayınlanmıştır.

Hayat paylaşınca güzelShare on Facebook0Tweet about this on TwitterPin on Pinterest0Share on Google+0Share on Tumblr0Print this pageEmail this to someone

Leave a comment

Your email address will not be published.


*