Duyurular

1. LGBTİ+ Ruh Sağlığı Sempozyumu

Hayat paylaşınca güzelShare on Facebook0Tweet about this on TwitterPin on Pinterest0Share on Google+0Share on Tumblr0Print this pageEmail this to someone

CETAD ve Lambda İstanbul Ruh Sağlığı Komisyonu ortaklığında, 5-6 Aralık 2015 tarihlerinde Bilgi Üniversitesi  Santralistanbul Kampüsü’nde gerçekleşen, alanında Türkiye’de bir ilk olan  1. LGBTİ Ruh Sağlığı Sempozyumu’nu, siz Homojen Dergi okurları için izledik…

Hazırlayan: mimar

 

2015 yılı Onur Haftası teması olan “Normal?” temasının, sempozyum içeriğine de uygun düştüğü için aynı şekilde kullanıldı. “LGBTİ varoluşlar tanımsal olarak kendilerini aslında ruh sağlığına, özel olarak da tıp disiplinine borçludur. Sempozyum davet metni “Günahtan suça, oradan da hastalığa evrilme süreci içinde bugün kullandığımız anlamda nihai kategori ve tanımlar tıp disiplini tarafından yapılmıştır. Bu tanımlar ile işaret edilen kişiler uzun yıllar boyunca tedaviye yönelik uygulamaların nesnesi olmuştur.” şeklinde yazılmıştı.

Nurcan Müftüoğlu moderasyonu ile gerçekleşen ilk oturumun konusu, “Normal ve Hastalık Kavramları Üzerinden LGBTİ Kimlikler” oldu. İlk konuşmacı olan Özgür Öğütcen, “Ruh Sağlığında Normal Kimdir, Hasta Kimdir?” başlıklı sunumunda, normal kavramının ideolojik olarak şekillendiğini ve günün politik koşullarına göre şekil değiştirdiğini anlattı. Dün normal kabul edilen şey, bugün anormal kabul edilebilir, yarın nasıl kabul edileceği kestirilemez. Bu nedenle normal kavramı son derece tartışmalıdır, kime göre, neye göre normal kabul edilecektir dedi.

  1. AYRIMCILIK

İkinci konuşmacı olan Hale Bolak Boratav, “Ayrımcılığın Ruh Sağlığına Yansıması: Sinsi Travma” başlıklı konuşmasında, heteronormativizm’den beslenen heteroseksizmin bir ayrımcılık türü olduğunu anlattı. Ayrımcılığın sinsi travma (insidious trauma) ve azınlık stresi (minority stress) yarattığını, stigmatizasyona (etiketlemek) uğramak ve o stigmanın bireylerin toplum gözünde en temel özelliği haline getirdiğini, kişiyi buna indirgediğinden bahsetti.

Baskı hem dışsal, yani toplumun bireye uyguladığı baskı olarak, hem de içsel, yani içselleştirilmiş bir nefret veya korku olarak kendini gösterir. Toplumsal baskı evlilere uygulanan vergi indirimleri, kolay konut bulmak, sosyal ortamda partnerinden bahsedebilme, eşinin sigorta kapsamına alınmak gibi kolaylıkları, etiketlenen bireylere göstermez.

Cinsel yönelimin, bireylerin ruh sağlığı üzerinde doğrudan bir etkisinin olduğu görülmemiştir. Fakat toplumsal baskılar nedeniyle, heteroseksüel dışı bireyler ruh sağlığı sorunlarına daha meyillidir.

Ayrımcılık konusunda bir diğer sunumu da Dr. Ayşe Devrim Başterzi, “Stigmatize Görünürlüğün ve Görünmezliğin Ruh Sağlığına Etkisi” başlıklı konuşmasında yaptı. Ayrımcılığın hiyerarşisi, içerdiği şiddet oranlarına göre karşı olduğunu ifade etme, uzak durma,  ayrımcılık, fiziksel saldırı ve yok etme şeklinde sıralandığından bahsetti.

Ayrımcılık ayrıca Görünür Ayrımcılık (şişmanlık, ten rengi, trans kimlikler vs.) ile Gizlenebilir Ayrımcılık (HIV, şizofreni, etnik kimlik, dini kimlik, cinsel yönelim vs.) şeklinde ayrılabilir. Gizlenebilir ayrımcılık potansiyeli taşıyan kişiler örtük davranışlar, sürekli kontrollü ve ihtiyatlı olmak, sürekli çaba içerisinde olmak zorunda hissederler.

Ayrımcılık ayrıca kontrol edilebilir olduğu düşünülen ama her zaman öyle olmayan nedenler üzerine de yapılabilir, şişmanlık, sigara bağımlılığı, yoksulluk, cinsel yönelim gibi. Toplum tarafından kişinin kendi inisiyatifinde olduğu düşünülen bu durumlar nedeniyle kişiler yenik, beceriksiz, değersiz olarak addedilir.

25 yaş altı dönem kimlik edinme zamanlarıdır, bu dönemde homofobi daha fazla görünür.

Açık ayrımcılık: rahatsız etme, küçümseme, düşmanca tavırlar, geriye itme

Örtük ayrımcılık: dışlama, unutma, dikkati üzerine çekme, kalıp yargılarla değerlendirme.

LGBT bireyler ayrımcılık, sosyal dışlanma, fiziksel ve psikolojik şiddet, mobbing, eziyet, işkence, ekonomik ayrımcılık, partnerlerinden ayrımcılık görmekteler.

Ayrımcılık ve şiddetle başederken kişinin kendilik değerini yüksek tutması, kendine güveni, ailesi ve arkadaşları tarafından gelen sosyal destek, aynı zamanda hukuk, adalet, insan hakları, sağlık hizmetlerine erişim gibi toplumsal yapılanmaların uygun olması gerekmektedir.

LGBT bireylerin intihar oranları, diğer bireylerden yaklaşık 5 kat daha fazladır.

  1. EŞCİNSELLİĞİN TEDAVİSİ

Üçüncü konuşmacı olan Ardıl Bayram Şahin, “Hasta Olmayanın Tedavisi: Ruh Sağlığında Etik Dışı Uygulamalar” başlıklı konuşma yaptı. Konuşmasından notlar şu şekilde:

Antik Yunan’da eşcinsel ilişki Erastes’in (olgun erkek) Eromenos’la (genç erkek) ilişkiye girmesi ve ona bir nevi erkekliği öğretmesi ile yer bulur. Eromenos’un vücudunda çıkan ilk kıl ile bu ilişki son bulur.

Eşcinsellik Lut kavmi ve Sodom ve Gomorra hikayeleri ile kutsal metinlerde lanetli olarak gösterilmiştir. Cinsel haz, İlk Günah (Original Sin) olarak alınmış, cinsellik üreme ile eş tutulmuştur.

Cinsellik baskılandıkça, cinsellik daha çok konuşulur olmuş, cinsellik konusundaki kavramlar için çok fazla kelime türetilmiştir. Penis, vajina, orospu gibi kelimelerin eşanlamlısı onlarca kelime bulunmaktadır. Oysa mesela “su” gibi örtük olmayan kavramlar için başka eşanlamlı kelime yoktur.

Tıp alanında da cinselliğin arzu, haz, libido gibi yanları yok sayılmaktayken, üreme ile alakalı infertilite tedavileri, cinsel ilişki bozuklukları gibi konular için yoğun araştırma ve bütçe ayrılmaktadır. Arzu, haz gibi konular sadece genelevler için konuşulur zira burada da bir üretim ve ekonomik ilişki vardır.

Homoseksüalite kavramı 19.yy’da icat edilmiş, 1869 yılında ilk defa kelime olarak kullanılmış, 1892 yılında İngilizce’ye girmiştir. Heteroseksüalite kavramı homoseksüalitenin icadından sonra tanımlanmıştır.

Eşcinsellik tedavisi olarak Tiksindirme Tedavisi (Aversion Therapy) ve Onarım Tedavisi (Reperative Therapy) kullanılmıştır. Ceza olarak da hapis, kastrasyon (hadım) ve idam gibi cezalar verilmiştir.

Eşcinsellik, Amerikan Psikiyatri Derneği’nin (APA) Zihinsel Aksaklıklar Tanı ve İstatistik El Kitabı (DSM) birinci ve ikinci baskısında (DSM I – 1952, DSM II – 1968) eşcinsellik hastalık kategorisinde yer bulmuştur. 1969 yılında çıkan Stonewall Ayaklanması sonrasında ivmelenen eşcinsel özgürlüğü politik hareketi, APA içindeki tartışmayı da etkilemiş, 1974 tarihli düzeltme ile eşcinsellik hastalık sınıflamasından çıkartılmıştır. Bu durum eşcinsellik konusunun algılanışının politika ile de doğrudan bağlantılı olduğunu göstermektedir.

Eşcinsellik DSM’den çıkarılmışsa da tiksindirme terapisi gibi “tedavi” yöntemlerinin uygulanması devam etmiştir. Bu terapide eşcinsel yönelimi olan kişilere hemcinslerinin erotik görüntüleri gösterilip, aynı zamanda apomorfin gibi ilaçlar enjekte edilerek yapay bulantı yaratılıp kusturulması sağlanmış, böylece şartlı refleks sağlanarak kişinin hemcinsiyle ilgili erotik duygulardan iğrenmesi amaçlanmıştır.

1990’larda Joseph Nicolosi adlı psikologun geliştirdiği “onarım terapisi (reparative therapy)” ile erkek eşcinsellerin tedavisi amaçlanmış, bu yöntem popüler olmuşsa da, daha sonra 2003 yılında tedavi uygulayıcılarından Robert Spitzer katılımcılardan özür dilemiş, 2012 yılında ise tedavinin hiçbir bilimsel geçerliliğinin olmadığını açıklamıştır.

Cinsiyet geçişi konusunda en çarpıcı örnek Bruce Reimer’ın hikayesidir. 1965 yılında doğan Bruce, doğumunda penisinde olan bir problemin tedavisi sırasında penisinin ciddi derecede yanması sonucunda, John Money adlı, cinsiyetin doğuştan gelmediği, yetiştirilme tarzı sonucu edinildiğini savunan (Nötral Cinsiyet Teorisi) bir doktor tarafından, kendi tezlerini kanıtlamak üzere oldukça elverişli bulunmuş, doktorun tavsiyesi sonucu Bruce, Brenda adını alarak kız çocuğu olarak yetiştirilmeye başlanmış, fakat ergenlik dönemi ile beraber ciddi psikolojik sıkıntıları ortaya çıkmış, en sonunda ailesi gerçeği çocuklarına söylemek zorunda kalmış, kendini hep erkek olarak hissetmiş olan Bruce, bundan sonra erkek olarak toplumda yer almak istemiş, bir kadınla evlenmiş, fakat psikolojik sağlığını tam olarak toplayamadığı için 2004 yılında 38 yaşında intihar etmiştir. Bu durum bize cinsiyetin cinsel organlarla veya yetiştirilme tarzıyla ilgisinin olmadığını göstermiştir. Cinsiyet hissinin kaynağı kesin olarak bilinmemekle beraber, çocuklar zaten belli bir yaşta kendisine “ben kızım” veya “ben erkeğim” demekteler. Anne babalar çocuklarını yetiştirirken sadece “sen kızsın şöyle yapmamalısın” gibi kısıtlamalarda bulunmamalılar.

  1. CİNSEL KİMLİK ÇEŞİTLİLİĞİ

Yudit Namer moderasyonunda gerçekleşen ikinci oturumun başlığı “Cinsel Kimlikle İlgili Çeşitliliğe Psikoloji ve Psikiyatrinin Yaklaşımı: Tarihsel Seyir ve Eleştirel Bakış” oldu. Bu oturumdaki ilk konuşmacı olan Psikiyatri uzmanı Dr. Koray Başar “Tanımlama ve Sınıflandırma Çabaları: Tarihsel Seyir ve Biyolojik Perspektif” adlı konuşmasının notları şu şekilde:

Cinsellik genelde üremeyi hedefleyen, genital organlar merkezli ve uzlaşmaz ikilikler (kadın-erkek, penis-vajina, maço-feminen) içeren bir alan olarak algılanmakta. Oysa cinsellik, altında pek çok alt başlığı ve bunların pek çok farklı varyasyonunu barındıran oldukça karmaşık bir olgu.

Cinsel çeşitliliğin nedeni konusunda kesin bir bilimsel yanıt yok. Üç neden olabileceği öne sürülmüş, bunlar psikososyal, kalıtım ve erken yaşlardaki beyin gelişimi. Bunlardan kalıtım konusunda, genlerin dahil olmadığı hiçbir bu tip tıbbi durumun olmadığı biliniyor, bu nedenle alakasının olması yüksek. Kesinlikle emin olduğumuz şey, yetiştirilme faktörlerinin etkisinin olmadığı.

Kardeşlerde cinsel çeşitliliğin daha sık gözlemlenmesi, çok sayıda genin etkileşimi olabileceği sonucunu veriyor. Doğum öncesinde belirdiği (Prenatal Androjen Hipotezi) ile doğum sırasında neden olduğu gibi savlar var. Ama nedeni konusunda tıp otoritesi olarak verilecek en doğru cevap “Bilmiyoruz”. Yine de yüksek ihtimalle doğum öncesi şekillenen bir durum olduğunu düşünüyoruz.

Psikiyatristlere cinsellik ile ilgili bu tip konularda günümüzde önerilen, insanların cinsel yönelim ve cinsiyet kimliklerini değiştirme çabası yerine, kişinin kendisini ve cinselliğini tanımasını ve barışmasını sağlamak ve toplumla olan problemleri varsa bunları nasıl çözebileceği konusunda yardımcı olmak.

İkinci konuşmacı olan Nur Engindeniz  “Psikanaliz ve Eşcinsellik” başlıklı konuşmasında, Sigmund Freud’un 1903 yılında yazdığı psikanaliz teorisinde eşcinselliğin bir hastalık olmadığını anlattığından bahsetti. Üçüncü konuşmacı olan Umut Şah, “Queer Perspektif” başlıklı konuşmasında, Queer kavramının 1990 yılında “Queer Nation” adıyla New York’ta kurulan organizasyon ile şekillendiğini, Judith Butler’ın kavramsallaştırmasıyla yaygınlık kazandığını anlattı. Toplumsal cinsiyet, doğal cinsiyetin kültürel örtüsüdür dedi.

  1. RUH SAĞLIĞI EĞİTİMİNDE HETERONORMATİVİTE

Dr. Seven Kaptan moderasyonunda ve geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz Mahmut Şefik Nil anısına düzenlenen üçüncü oturumun başlığı “Ruh Sağlığı Çalışanı Eğitiminde Heteronormativite” oldu. Bu oturumun ilk konuşmacısı olan Ayşe Devrim Başterzi, “Tıp Fakültesi ve Psikiyatri Eğitiminde LGBTİ” başlıklı konuşmasındaki notları şöyle:

Tıp öğrencileri ve akademisyenleri genel olarak daha muhafazakar ve ayrımcı. Bunun nedeni çocukluklarından beri ailenin akıllı ve çalışkan çocukları olup, üniversite ve iş yaşantısı dahil kendilerini dersten ve sorumluluklardan alamamış olup, kendilerine farklı perspektifler sağlayabilecek ortamlara daha az girmiş olmaları muhtemelen.

Tıp fakültelerindeki eğitimde LGBT konusu sadece HIV’den bahsedilirken geçmekte. HIV konusu, istenmediği halde LGBTİ durumlarını görünür kıldı fakat yine de etiketlenmiş olarak görülüyor.

Son birkaç yıldır Türkiye’deki bazı tıp fakültelerinde (Çukurova, 19 Mayıs Üniversiteleri vb.) cinsellik modülü işlenmeye, homofobi ve ayrımcılık konusunda dersler verilmeye başlandı. Yalnız bu tip dersler teorik kalmamalı, etkileşimli, filmlerin gösterildiği, tartışmaların yapıldığı tutum dersleri olarak işlenmeliler.

Oturumun ikinci konuşmacısı olan Şahika Yüksel, “CETAD Eğitiminde LGBTİ” başlığı altında CETAD’da 3 modülden oluşan bir eğitim verdiklerini, bunların “cinsellikte ne nedir”, “cinsel işlev bozuklukları” ve “cinsel terapiler” olarak sıralandığını anlattı. Daha sonrasında Yudit Namer Psikoloji / Klinik Psikoloji Eğitiminde LGBTİ konusunda, Cihan Hüroğlu SPoD Eğitimleri konusunda bilgi verdiler. Özge Güdül ise Lambdaistanbul Eğitimleri başlıklı konuşmasında, Lambda’da Ruh Sağlığı Komisyonu 2014 Mayıs ayında kurulduğunu, bu sempozyumu düzenleme fikrinin de bu komisyondan çıktığından bahsetti. Son konuşmacı olan Psikolog Sinan Tetik, “Kaos GL & Türk Psikologlar Derneği (TPD) Eğitimleri” başlıklı konuşmasında, terapistin LGBTİ sorunlarından haberdar olması ve başvuran kişinin terapist tarafından yargılanmasını önlemek için bu eğitimleri üyelerine verdiklerinden bahsetti.

Ardıl Bayram Şahin moderasyonunda gerçekleşen günün son oturumu sözel bildiri sunumlarına ayrıldı. İlk bildiriyi sunan Bahar Asena Soydaş’ın “İlişkiler, Aile Kurmak, Eşcinsel erkekler” başlıklı sunumunda, yaptığı anket çalışması sonucunda eşcinsel erkeklerin ilişkilerinin uzun süreli olmadığını ve aldatmaların sıkça yaşandığı bulgusunu ortaya koydu. Bu tespit üzerine Dr.Koray Başar, benzer bir çalışmanın karşıcinsel erkekler üzerinde yapılsa da benzer sonuçların alınmasının mümkün olduğundan, karşıcinsel kişilerin de ilişkileri monotonlaştığından fakat bu kişiler arasında açık ilişkiler pek mümkün olmadığı için sadakatsizlik yaygınlaşıyor ve tek eşli görünen ama tek eşli olmayan ilişkiler kurulduğu şeklinde yorum getirdi.

İkinci bildiriyi sunan Ezgi Toplu Demirtaş, biseksüellerin cinsellikleri konusunda daha çok karmaşa içerisinde olduklarını, üçüncü bildiri sahibi Doğa Eroğlu, ailelerine açılan kişilerin aileleriyle ilişkileri bozulduğundan bahsetti. Sempozyumun birinci günü Fatih Özgüven ile yapılan söyleşi ile son buldu.

  1. İNTERSEKS BİREYLER VE CİNSİYET HOŞNUTSUZLUĞU

Sempozyumun ikinci günü, Evren Evrim Önal moderasyonluğunda gerçekleşen ”Çocuklar Cinsiyete Uymadığında” başlıklı oturumla başladı. İlk konuşmacı olan Dr. Koray Başar, “Cinsiyete Uymayan Çocuklar ve Yaklaşımla İlgili Öneriler” başlıklı sunumundan notlar şu şekilde:

Kişinin kendini hissettiği cinsiyeti tanımlayan “Cinsiyet Kimliği” ile karşılaştırılırken kullanılan, doğuştan gelen cinsel organlar temelli tanım olan “Biyolojik cinsiyet” terimi sorunlu zira cinsiyet sadece organlar demek değil ve kişinin ruhu da biyolojisinin içerisinde. Bu nedenle biyolojik cinsiyet yerine “Bedensel Cinsiyet” terimi daha uygun.

Cinsel organlar (fenotip) ve Cinsiyeti Belirleyen Kromozomlar (genotip) cinsiyeti belirlemekte kullanılıyor. Ergenlik dönemi ile beraber ikincil cinsiyet özellikleri de (fenotip) cinsiyeti belirliyor. Fakat bunlar her zaman kişinin hissettiği cinsiyetle uyumlu olmayabileceği gibi, kimi zaman da hiç belirmeyebiliyor (her erkeğin sakalının çıkmaması gibi).

Cinsel organların oluşumunda ara formların ortaya çıkması da mümkün. Her iki cinsel organ oluşumu da birbirine geçişli. 2000 yılına kadar bu ara formlara sahip bireylere “hermafrodit” denirken ve dolayısıyla bu ikilik (Hermes ve Afrodit) vurgulanırken, bu tarihten sonra interseks (cinsiyetler arası) denmeye başlandı.

Kimi durumlarda, kişinin sahip olduğu kromozomlarıyla cinsel organları da tutmayabiliyor ve bu durum ancak ergenlikte farkedilebiliyor.

Bu tür cinsel organları ara formda olan bebeklere Cinsiyet Tayini ameliyatı yapılabiliyor. Bu ameliyat kararı alınırken ve hangi cinsiyete geçiş yapılacağı belirlenirken kromozomlar, ailenin görüşü, işlemin uygulanabilirliği, hekimin görüşü dikkate alınıyor.

Interseks olmak çok zor bir durum ve kişinin hangi cinsiyete ait olduğunu küçük yaşlarda anlaması zor. Ayrıca bir insanın Cinsiyet Kimliğinin (gender identity) neye göre belirlendiğini, yani neden erkek veya neden kadın hissettiğini de bilmiyoruz. Cinsiyet tayini ameliyatları birden fazla ve fiziksel ve psikolojik zorluğu olan ameliyatlar olabiliyor. 20 yaşına gelen interseks bireyler “bana sorulsaydı o kadar ameliyat istemeyebilirdim” diyebiliyor. Bazen küçük yaşta acil ameliyat gerektiren tıbbi durumlar olabiliyor fakat bu tip acil durumlar haricinde, kişinin kendi kararlarını verebileceği yaşa kadar beklenmesi daha uygun.

Cinsiyet ile ilgili problemler iki türlü olabilir:

  1. Cinsiyetinden Hoşnutsuzluk (Gender Dysphoria): Bu durumda kişi kendi bedeninden hoşnutsuz oluyor.
  2. Cinsiyete Uymama (Gender Unconfirmity): Bu durumda kişi kültürel olarak belirlenmiş cinsiyet normlarına uymuyor. Bu daha sık rastlanan bir durum. Erkeklerde kadınlara göre daha çok görüldüğü belirlenmiş fakat kız çocuklarının erkek gibi davranması kültürel olarak çok daha az dert edildiğinden, bu bulgu gerçeği yansıtmayabilir.

Her cinsiyetine uygun davranmadığı gözlenen çocuk, cinsiyetine uygun davranmayan yetişkin bireye dönüşmüyor. Genelde bu şekilde uyumsuz yetişkin olan kişilerin oranı %20. Ayrıca bu tip çocukların hepsi LGBT yetişkinler de olmuyorlar.

Hekimler bu tip konularda başvuran kişilere karşı en önemli olarak Gizlilik İlkesine uymalılar. Cinsiyet uyumsuzluğu acilen aileye söylenmesini gerektiren bir durum değil, hekim aileye söylememeli zira bu durum kişi için çok risk yaratıyor.

Keza onarıcı tedavi de aslında iyi niyetlerle yapılıyor fakat kişilere zarar veriyor. Çocuk kendini yanlış, bozuk, yeterince çabalamayan hissediyor. Ebeveyn de benzer hisleri hissediyor. Onarıcı tedavinin kanıtlanmış bir faydası yok. Bunun yerine olumlayıcı davranış tercih edilmeli. Tarafsız kalınmalı, cinsiyete uymamanın patolojik olmadığı, bir çeşitlilik olduğu vurgulanmalı ve ne olursa olsun çocuğa sevgi gösterilmeli.

Ebeveynin açmazı çocuğu rahatlatmak ile dünyanın onu hırpalamasını önlemek arasında. Çocuğun açmazı ise kendisi olmak ile dünyaya uymak arasında.

İkinci konuşmacı olan Mirella Avayu da, “Ergenlerde Cinsiyet Hoşnutsuzluğu” başlıklı bir konuşma yaptı.

  1. TRANS KİMLİKLER

Psikolog Özlem Çolak moderasyonunda gerçekleşen günün ikinci oturumunun başlığı “Trans Kimlikler Klinik Yaklaşımdan, Dünden Bugüne Neler Değişti, Gelecekte Nasıl Olmalı” şeklindeydi. İlk konuşmacı olan Dr. Şahika Yüksel – “Dünden Bugüne Neler Değişti?” başlıklı konuşmasında, trans kişilere üç farklı tedavi uygulandığını, bunların hormon tedavisi, cerrahi tedavi ve psikoterapi olduğunu anlattı. Türkiye’de cinsiyet geçişi ameliyatının en ünlü kişisi Doktor Mındıkoğlu’ydu. Uğur Dündar’ın programından sonra bu ameliyatları yapmayı bıraktı. Türkiye’de cinsiyet geçişi hakkında bir kanuni düzenleme yoktu, doktorlar kafalarına göre bu ameliyatları yapmaktaydılar. Bülent Ersoy gibi çok ünlü birisinin 1981 yılında Londra’da cinsiyet geçişi yapması ile cinsiyet geçişi ülkede gündem olmuş, cinsiyet geçişinin hukuki durumu tartışmalı hale gelmiş, ancak 1988 yılında Turgut Özal döneminde çıkan ve “Bülent Ersoy Kararı” olarak bilinen karar ile cinsiyet geçişleri kanuni bir çerçeve içerisine alındı. Kadından erkeğe geçen trans erkekler 1980’lerde en çok daha maskülen duran “Murat” ismini alırlarken, şimdilerde daha cinsiyetsiz “Deniz” ismi en çok tercih edilen ad olduğunu belirtti.

Oturumun ikinci konuşmasını yapan Dr. Seven Kaptan, “Gelecekte Nasıl Olmalı?” başlıklı konuşmasında, trans bireyler için, aile, din, açılma, beden, gönül gibi konuların konuşulabildiği grup terapilerinin çok faydalı olduğundan bahsetti. 18 yaş altı için cinsiyet geçişinin çok zor olduğunu ekledi. Trans bireyler için tuvalet konusu önemli bir sıkıntı olduğunu, cinsiyetsiz uniseks tuvaletlerin olmasının bu kişiler için olumlu olduğunu söyledi.

Yeşim Başaran moderasyonluğundaki üçüncü oturumun başlığı “LBT Kadın Görünürlüğü” oldu. Konuşmacı Dr. Seven Kaptan, “Geçiş Sürecinde “Normal” Kadının İnşası” başlıklı konuşmasının notları şu şekilde:

Normal olmaya çalışmak aslında bir hayatta kalma refleksi.

Translar iki ayrı ergenlik dönemi yaşamaktalar.

  1. Ergenlik (normal ergenlik): Bedensel değişim ve buna bağlı utanç ve huzursuzluk
  2. Ergenlik (Cinsiyet Değiştirme Süreci): Bedensel değişim, cinsel rol ve davranışların temsillerinde yaşanan uyum süreci.

Bir anda karşı cinsiyete geçiş mümkün değil, kişinin ergenlik benzeri bir uyum dönemi yaşaması gerekiyor. Translar dolaptan çıkarken oksijen sarhoşluğu yaşıyor, trans kadınlar en feminen hallere bürünüyor, abartılı topuklular, günlük yaşamda gece kıyafetleri giyiyor; trans erkekler en maço hallere bürünüyor, sakallar ve bıyıklar bırakılıyor. İleriki safhalarda kimlik oturması süreci ile abartılı tutumlar azalıyor.

Fazla abartılı görünüm toplumsal transfobiyi besliyor, transfobi transa travma olarak geri dönüyor, travma abartılı görünüm olarak kendini gösteriyor, bir kısır döngü oluşuyor.

Bu oturumun son konuşmacısı bir trans kadın olan Kıvılcım Arat’tı ve kendi deneyimlerini izleyicilerle paylaştı. Konuşmasının notları şu şekilde:

Trans olduğunda bulunduğun sınıfın ve diplomalarının önemi kalmıyor, aile bağların bitiyor. Sürecin başladığında doğan tarafın bebek bir kadın.

Hormon ilaçları kullanımı ile farklı bir psikolojiye sahip oluyorsunuz. Kadınlığı inşaa etmek adına kadınsılığı abartıp, şiddete daha açık hale geliyorsunuz.

Tüm translık geçiş süreci “normal” kadın inşasına yönelik. Göğüs ve dudaklar ve kalçalar çok aşırı yapılıyor. Kadınlık inşası erkeğin bakış açısı üzerinden oluyor. Diğer translar ile kadınlık yarışına giriyorsun. Penisi olmayanların statüsü daha yüksek oluyor.

Hayatınızda erkek varsa, belirli yerlerde sana şiddet uyguluyorsa, senin kadınlık statün daha yüksek oluyor. Dövülmek bu anlamda bir trans kadına prestij kazandıran bir olgu haline geliyor. Hatta erkek arkadaşınızın trans olmayan başka bir kadınla ilişkisi yoksa, senin kadınlığından şüphe edilir zira aldatılmak bile statü getiriyor.

Trans kadın sürekli bakımlı ve makyajlı olmak zorunda. Sesi ince olmalı, kırıtmalı.

Translar arasında hiyerarşi var. Daha “normal” kadın daha yüksek statü demek. Daha harcanabilir olanlar da diğer kendisi gibi translar.

Dünyadaki tek farklı renklerdeki kimlikler Türkiye’de. Bu durum, trans kadınların nüfus cüzdanlarını ibraz etmek zorunda kaldıkları ortamlarda, trans kimliklerinin ifşa olunması anlamına geliyor.

Günün son oturumu Sinan Sayit moderasyonunda yapılan ikinci sözel bildiri sunumları oldu. Ardından da “Benim Çocuğum” filminin gösterimi yapıldı, gösterimi Dr. Nesrin Yetkin moderasyonluğunda Listag anneleri Sema Yakar ve Pınar Özer ile yapılan söyleşi izledi. Sema Yakar, Türkiye’nin en önemli LGBTİ hareketi aktivistlerinden olan ve geçtiğimiz Eylül ayında elim bir trafik kazasında yitirdiği oğlu Boysan Yakar’ı andığı dakikalar gerçekten yoğun bir duygusallık yaşandı. Soru ve cevap kısımlarıyla sempozyum sonlandı.

 

Bu yazı ilk defa Homojen Dergi‘nin 3. sayısında yayınlanmıştır.

Hayat paylaşınca güzelShare on Facebook0Tweet about this on TwitterPin on Pinterest0Share on Google+0Share on Tumblr0Print this pageEmail this to someone

Leave a comment

Your email address will not be published.


*